BÜYÜ DÜKKANI

Büyü Dükkânı

Bir dükkâna girdiğinizi düşünün.

Dükkânın raflarında kıyafetler, kitaplar ya da elektronik eşyalar yok. Burada para da geçmiyor.

İsterseniz cesaret alabilirsiniz. Özgüven, huzur, şans, başarı, aşk, sabır… Hatta geçmiş yıllarınızı bile isteyebilirsiniz.

Ama bu dükkânın önemli bir kuralı var:

Aldığınız her ürünün bir bedeli var.

Üstelik bu bedeli parayla ödeyemiyorsunuz. İstediğinizin karşılığında sizde bulunan başka bir özelliği vermeniz gerekiyor.

Ne verirdiniz?

Korkularınızı mı?

Hırsınızı mı?

Öfkenizi mi?

Pişmanlıklarınızı mı?

İlk bakışta kolay görünüyor. İnsanı rahatsız eden bir özelliğini verip yerine istediği bir özelliği almak oldukça iyi bir alışveriş gibi.

Ama dükkân sahibi o kadar kolay ikna olmuyor.

Örneğin korkularınızı vermek istediğinizi düşünün.

— Korkularımın hepsini alın, bana cesaret verin.

Dükkân sahibi size şu soruyu sorabilir:

— Korkularınızın hepsini verirseniz sizi tehlikelerden kim koruyacak?

İşte işler burada karışmaya başlıyor.

Belki de kurtulmak istediğimiz her duygu yalnızca başımıza bela olmuyordur. Korku bizi engelleyebilir ama aynı zamanda tehlikeden koruyabilir. Hırs bizi yorabilir ama harekete de geçirebilir. Kaygı hayatımızı zorlaştırabilir ama yaklaşan bir soruna hazırlanmamızı da sağlayabilir.

O zaman soru değişiyor:

“Bu özelliğimden nasıl kurtulurum?” yerine “Bu özelliğin ne kadarı bana gerekli?”

Yeşim Türköz’ün Büyü Dükkânı kitabını okurken beni en fazla düşündüren noktalardan biri bu oldu.

“Bana 55 yılımı geri verin”

Kitabın ilk öyküsünde dükkâna 55 yaşında bir adam geliyor.

İstediği çok açık:

Geçmiş 55 yılını geri almak.

Hayatına dönüp baktığında yanlış kararlarını, pişmanlıklarını ve kaçırdığı fırsatları görüyor. Yeniden başlayabilirse aynı hataları yapmayacağını düşünüyor.

Sanırım pek çoğumuz bu isteğin daha küçük bir hâlini hayatımızın bir döneminde yaşamışızdır.

“Keşke o kararı vermeseydim.”

“Keşke o ilişkiye hiç başlamasaydım.”

“Keşke o işi kabul etseydim.”

“Bugünkü aklım olsaydı…”

Adam da bugünkü aklıyla geçmişe dönmek istiyor.

Peki bunun karşılığında ne verecek?

Kitabın keyfini kaçırmamak için pazarlığın devamını anlatmayacağım. Ancak dükkân sahibinin sorduğu sorular adamı hiç beklemediği bir yere götürüyor.

Çünkü bir süre sonra mesele yalnızca “55 yılımı geri istiyorum” olmaktan çıkıyor.

Okurken insan kendisine de şu soruyu sormaya başlıyor:

Geçmişimi değiştirme fırsatım olsaydı, gerçekten geçmişimi mi değiştirmek isterdim?

İşte Büyü Dükkânı’nın yaptığı iş biraz böyle.

Müşteri dükkâna ne istediğini bilerek giriyor.

Ama çıkarken asıl soru artık şu oluyor:

İstediğim, gerçekten ihtiyacım olan mı?

Bu dükkân nereden çıktı?

Kitabı okumaya başladığımda benim için en ilginç taraflarından biri, Büyü Dükkânı’nın yalnızca bir yazarın hayalinden çıkmış fantastik bir yer olmadığını görmek oldu.

Büyü Dükkânı, psikodramada kullanılan tekniklerden biri.

Burada önce psikodramadan biraz söz etmek gerekiyor.

Psikodrama, psikiyatrist Jacob Levy Moreno tarafından geliştirilen bir psikoterapi yaklaşımı. En basit hâliyle söylemek gerekirse kişi yaşadığı sorunları yalnızca anlatmaz; gerektiğinde onları sahne üzerinde canlandırır. Psikodramada rol değiştirme, ayna, eşleme gibi çeşitli teknikler kullanılır.

Bir insanın yaşadığı problemi anlatmasıyla, onu bir sahne üzerinde görmesi aynı deneyim değildir.

Örneğin bir kişinin:

“Babamın karşısında kendimi hâlâ çocuk gibi hissediyorum.”

demesi başka;

babasını karşısındaki sandalyede hayal edip ona yıllardır söyleyemediklerini söylemesi başka bir deneyimdir.

Ya da:

“İki seçenek arasında karar veremiyorum.”

demek başka;

o iki seçeneği sahnede ayrı ayrı yaşamak başka.

Psikodrama, konuşmaya eylemi de ekler.

İnsan böylece yalnızca ne düşündüğüne değil, farklı bir rolde ne hissettiğine, nasıl davrandığına ve karşısındaki kişinin yerinden bakınca neler gördüğüne de dikkat edebilir.

Büyü Dükkânı da bu dünyanın oldukça yaratıcı örneklerinden biri.

Yeşim Türköz ve Büyü Dükkânı

Yeşim Türköz’ün kitabında bu psikodrama tekniği edebiyata taşınıyor.

Türköz yalnızca bir yazar değil. Psikolog, psikoterapist, psikodramatist ve psikodrama eğitimcisi. Dolayısıyla kitabın arkasında yalnızca edebî bir fikir değil, yazarın psikoterapi ve psikodrama alanındaki deneyimi de bulunuyor.

Burada önemli bir noktayı özellikle belirtmek gerekir.

Kitaptaki öyküler gerçek terapi seanslarının aktarımı değil.

Türköz kitabın başında bunu açıkça söylüyor: Öyküler Büyü Dükkânı tekniğinden esinlenerek kurgulanmış. Karakterler ve konuşmalar kurmaca. Ancak dükkândaki alışverişlerin temelinde psikodramadaki Büyü Dükkânı tekniğinin mantığı var.

Bu ayrımı önemli buluyorum.

Çünkü kitabı okurken zaman zaman insanın aklına “Acaba bu gerçekten yaşanmış bir terapi görüşmesi mi?” sorusu gelebiliyor.

Değil.

Biz bir psikoterapi vaka kitabı değil, bir psikoterapi tekniğinden yola çıkılarak yazılmış öyküler okuyoruz.

Büyü Dükkânı’nda alışveriş nasıl yapılıyor?

Dükkâna bir müşteri geliyor.

Bir isteği var.

“Cesaret istiyorum.”

“Şans istiyorum.”

“Büyük bir aşk istiyorum.”

“Şöhret istiyorum.”

“Geçmiş yıllarımı geri istiyorum.”

Normal bir dükkânda bundan sonrası kolaydır. Parasını ödersiniz, istediğinizi alır ve çıkarsınız.

Burada ise asıl konuşma tam o anda başlıyor.

Dükkân sahibi soruyor:

Ne kadar istiyorsunuz?

Neden istiyorsunuz?

Bunu aldığınızda hayatınızda ne değişecek?

Ve sonunda:

Karşılığında ne vereceksiniz?

Büyü Dükkânı’nı ilginç yapan, tam olarak bu pazarlık.

Çünkü müşteri çoğu zaman dükkâna gelirken ne istediğinden son derece emin.

Sorular başladıkça işler değişiyor.

İstediğinin sonuçlarını düşünmeye başlıyor. Ondan vazgeçmek istemediği başka özelliklerini fark ediyor. Vermeye hazır olduğu özelliğin aslında kendisine ne sağladığını görüyor.

Ve giderek başka bir soru ortaya çıkıyor:

“Ben aslında ne istiyorum?”

Bu nedenle Büyü Dükkânı’nı okurken benim aklımda şöyle bir cümle oluştu:

Büyü Dükkânı dileklerin gerçekleştirildiği değil, dileklerin sınandığı bir yer.

Burada çok sevdiğim başka bir nokta daha var.

Dükkân sahibi müşteriye sürekli öğüt vermiyor.

“Bence sen şöyle yapmalısın.”

demiyor.

Hazır çözümü paketleyip eline vermiyor.

Sorular soruyor ve pazarlık ediyor.

Sonunda müşteri kendi söylediği sözlerin sonuçlarıyla karşılaşıyor.

Bu, psikoterapi açısından bana tanıdık gelen bir durum.

İnsanlar çoğu zaman terapiste:

“Siz benim yerimde olsanız ne yapardınız?”

diye sorarlar.

Oysa psikoterapinin amacı danışanın yerine karar vermek değildir.

Bir kararın ne anlama geldiğini ne kazandıracağını, nelerden vazgeçmeyi gerektireceğini ve kişinin gerçekten ne istediğini birlikte anlamaya çalışmaktır.

Büyü Dükkânı’nın yaşlı satıcısı da bana biraz bunu hatırlattı.

Peki bu dükkândan günlük hayatımıza ne götürebiliriz?

Büyü Dükkânı’nı ilginç bulmamın nedeni yalnızca psikodramada kullanılan yaratıcı bir teknik olması değil.

Dükkânı kapatıp günlük hayatımıza döndüğümüzde de sorabileceğimiz güzel sorular bırakıyor.

Mesela kendinizde hiç sevmediğiniz bir özelliği düşünün.

Kaygınız olabilir.

Kontrol etme isteğiniz.

Hırsınız.

Çekingenliğiniz.

İnsanları memnun etme çabanız.

Mükemmeliyetçiliğiniz.

İlk isteğimiz genellikle çok nettir:

“Bundan kurtulmak istiyorum.”

Peki Büyü Dükkânı’nın sahibi karşımızda olsaydı ne sorardı?

Muhtemelen önce şunu:

“Hepsinden mi?”

Çünkü bizi rahatsız eden bir özelliğin bir işlevi de olabilir.

Kaygı çok arttığında insanın hayatını ciddi biçimde zorlaştırabilir. Ama kaygının kendisi bütünüyle gereksiz değildir. Tehlikeyi fark etmemize, hazırlanmamıza ve önlem almamıza da yardım eder.

Hırs insanı tüketebilir. Ama hiçbir hedefinin olmaması da başka bir sorun yaratabilir.

Başkalarını düşünmek insan ilişkilerinin önemli bir parçasıdır. Fakat herkesin memnuniyetinden kendimizi sorumlu tutmaya başladığımızda kendi ihtiyaçlarımızı unutabiliriz.

Buradan çıkaracağımız sonuç elbette:

“Bütün sorunlu özelliklerimizi koruyalım.”

değil.

Daha iyi soru şu olabilir:

“Kurtulmak istediğim bu özellik bana ne sağlıyor?”

Ardından ikinci soru gelir:

“Aynı işi bana daha az zarar vererek yapabilecek başka bir yol var mı?”

Bu iki soru, Büyü Dükkânı’nın kapısını günlük hayatımıza açıyor.

İstediğimizin de bir bedeli olabilir

Hayatta istediklerimizi genellikle kazanımları üzerinden düşünüyoruz.

Daha iyi bir iş istiyoruz.

Daha çok para.

Daha fazla başarı.

Yeni bir ilişki.

Başka bir şehirde yaşamak.

Emekli olmak.

Çocuk sahibi olmak.

Yalnız yaşamak.

Her isteğin güzel taraflarını kolayca sıralayabiliriz.

Ama Büyü Dükkânı başka bir soru soruyor:

“Bunun için ne vermeye hazırsın?”

Daha başarılı bir meslek hayatı daha fazla zaman isteyebilir.

Başka bir şehirde yeni bir hayat kurmak bazı ilişkilerden uzaklaşmayı gerektirebilir.

Bir ilişkide yakınlaşmak bağımsızlığımızın bir bölümünden vazgeçmeyi gerektirebilir.

Daha fazla özgürlük ise güvenli ve alışılmış olanın bir kısmını geride bırakmayı gerektirebilir.

Buradaki “bedel” sözcüğünü ceza anlamında kullanmıyorum.

Hayat seçimlerden oluşuyor ve bir yolu seçerken başka ihtimallerden vazgeçiyoruz.

Büyü Dükkânı bunu görünür hâle getiriyor.

Kendi Büyü Dükkânınızı açmak ister misiniz?

Kitabı kapattıktan sonra küçük bir oyun oynanabilir.

Bir an için karşınızda Büyü Dükkânı’nın yaşlı satıcısının oturduğunu düşünün.

Size soruyor:

“Ne almak istersiniz?”

İlk aklınıza gelen cevabı verin.

Cesaret.

Huzur.

Başarı.

Özgüven.

Sabır.

Aşk.

Kararlılık.

Ya da aklınıza gelen başka bir özellik.

Sonra satıcı ikinci soruyu sorsun:

“Ne kadar?”

Hepsini mi istiyorsunuz?

Birazı yeterli mi?

Hayatınızın hangi alanında buna ihtiyacınız var?

Sonra üçüncü soru:

“Bunu aldığınızda hayatınızda ne değişecek?”

Ve sonunda dükkân sahibinin en zor sorusu gelsin:

“Peki karşılığında ne vermeye hazırsınız?”

Cevabınızı hemen vermeyin.

Çünkü Büyü Dükkânı’nın bana göre en güzel tarafı burada başlıyor.

İnsan dükkâna istediğini almak için giriyor.

Ama pazarlık ilerledikçe başka bir soruyla karşılaşıyor:

Ben bunu gerçekten istiyor muyum?

Hatta daha önemlisi:

İstediğim ile ihtiyacım olan aynı mı?

Yeşim Türköz’ün Büyü Dükkânını bitirdiğimde bende kalan soru da bu oldu.

Belki de hayatımızda kurduğumuz hayalî Büyü Dükkânı’nda en değerli alışveriş, istediğimiz her şeyi elde etmek değil; neyi neden istediğimizi anlayabilmek.

 

Levent SÜTÇİGİL

  1. Gölbaşı-Ankara

 

Kaynaklar

  1. Verhofstadt-Denève, L. M. F. (2000). The “Magic Shop” Technique in Psychodrama: An Existential-Dialectical View. Journal of Psychodrama, Sociometry, and Group Psychotherapy, 53(1). DOI: 10.12926/338d2621.
  2. Cruz, A., Sales, C. M. D., Alves, P., & Moita, G. (2018). The Core Techniques of Morenian Psychodrama: A Systematic Review of Literature. Frontiers in Psychology, 9, 1263. DOI: 10.3389/fpsyg.2018.01263.
  3. Barbour, A. (1992). Purpose and Strategy Behind the Magic Shop. Journal of Group Psychotherapy, Psychodrama and Sociometry, 45, 91–101.